17 04 2012

Eğitimin örgütlenmesindeki değişim

 

Eğitimin örgütlenmesindeki değişim

1. Eğitimin Örgütlenmesinde Dönüşüm: Piyasalaştırma, Özelleştirme ve Eşitsizlik
Giriş
Önce 2010 yılında yaşanan Anayasa referandumu ile başlayan ardından Haziran ayında yapılan seçimler ile birlikte ülkemizde artık İkinci Cumhuriyet’in kurumlarıyla birlikte kuruluşunun ilan edildiğini görüyoruz. On yıllardır eğitim alanı üzerindeki piyasacı saldırı şiddetini AKP’nin dokuz yıllık iktidarında doruğa çıkarırken, bu dönemde piyasalaşma kıskacındaki eğitimin hızla ticarileştiğine ve özelleştirildiğine şahit olduk. Bunun toplumsal açıdan yansımasının ise toplumda eşitsizliklerin daha da derinleşmesi olduğunu bizzat emekçi çocuklarının eğitim yaşantılarından gözlemliyoruz.

Sermaye sınıfı 1970’li yıllarda tüm dünyada azalan kâr oranları nedeniyle sermaye birikim sürecinde yaşadığı krizi, emekçilere yönelik yeni saldırılarla aşmaya çalışmıştır. Halen sürmekte olan bu dönemin en belirgin özelliği, daha önce devletin sunmak zorunda olduğu hizmetlerin yine devlet eliyle sermaye sınıfına yeni kâr alanları sunulması ve bu çerçevede yeniden biçimlendirilmesidir. Özelleştirme, yerelleşme, kamuda yeni yönetim mekanizmaları, etkinleştirme gibi neoliberal ekonomik araç ve politikalar; bu dönemde uygulamaya geçmiştir. Bu süreç tüm dünyada boyutları, mekanizmaları ve etkileri farklılaşmakla birlikte benzer bir seyir izlemiştir. Eğitim hizmetinin ve okulların da bu temellerde dönüştürüldüğü görülürken, dönüşümün kolayca hayata geçmesi için gerici ideolojik hat, eğitim alanında daha etkin hâle gelmiştir.

Tüm dünyada 70’li yıllarla başlayan bu sürecin çerçevesi, Türkiye’de özelikle 24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlarla çizilmiştir. Bu politikalar 12 Eylül 1980 darbesiyle direnç odakları yok edilerek uygulamaya sokulmak istenmiş ve ne yazık ki büyük ölçüde başarılı olunmuştur. Eğitim bir taraftan piyasa dinamiklerine teslim edilirken, diğer yandan Türk-İslam sentezci anlayış eğitim sisteminin temel ideolojik yapısını oluşturmuştur. Yani devlet eliyle eğitim, sermaye çıkarlarına uygun olarak yapılandırılıp, bu yolla bir taraftan “düzene uygun kafalar” yetiştirlirken, diğer taraftan eğitimin kendisi getirisi yüksek bir kâr alanı hâline dönüştürülmüştür. Bugün artık eğitim piyasası uluslararası bir hâl alırken, büyük bir pazar olarak sermayenin iştahını kabartmaya devam etmektedir.

AKP dönemi Türkiye’de eğitim alanı açısından da özel bir dönem olarak değerlendirilmek durumundadır. Birinci cumhuriyetten ikincisine geçiş sürecinde eğitim alanı da buna göre dizayn edilirken, bu parti önceki iktidarlardan miras alıp dokuz yıllık iktidarında derinleştirdiği politikalarıyla bugün geldiğimiz noktada önemli bir yol katetmiştir.

AKP geçtiğimiz Haziran ayında yapılan seçimlerin ardından, artık sıradan hale getirdiği ve TBMM’yi tamamen önemsizleştiren kanun hükmünde kararnamelerden birini de “Millî Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında” çıkartarak sistemin yapısını tamamen değiştirmiştir. Bu adımla AKP ikinci cumhuriyetin eğitim ayağını kurumsallaştırmakta önemli bir adım atmıştır.

Bu çerçeve metinde, bugün eğitimin piyasa dinamiklerine teslim edilmesinde geldiği nokta ve ikinci cumhuriyetin artık kurumsallaşması ile birlikte eğitim alanını piyasalaşma kıskacında önümüzdeki dönemde bekleyen tehlikelere işaret edilmektedir. Bu süreçte eğitim alanında gözlemlenen diğer önemli değişimler, eğitimin içeriğinde ve eğitim alanındaki istihdam politikalarında gerçekleşmiştir. Bu başlıklar sonraki çerçeve metinlerinde ele alınacaktır. Bu çerçeve metinde yine, eğitim alanının şiddetli bir saldırı altında bulunduğu bu dönemde derinleşen toplumsal eşitsizliğe ilişkin değerlendirmelere yer verilmektedir. Eğitim emekçilerinin toplumun çeşitli kesimleriyle biraraya gelip bu saldırıyı nasıl tersine çevirebileceği ve yeni bir eğitim örgütlenmesini nasıl hayata geçirebileceğine ilişkin düşünceler ise derinleştirilmek ve mücadele başlıklarında somutlanmak üzerine eğitim emekçilerinin değerlendirilmesine sunulmuştur.

Piyasalaşma Eğitimi Çürütüyor
Türkiye’de eğitim alanında özellikle 1980’li yıllardan itibaren yaşanan dönüşümün sacayaklarından biri, eğitim hizmetinin piyasa dinamiklerine teslim edilmesi ve ticarileştirilmesi olmuştur.

Devlet tarafından bilinçli bir tercih olarak eğitime ayrılan devlet kaynaklarının azaltılması, eğitim hizmetinin piyasa mantığı içerisinde tanımlanması ve ticarileştirilmesinde temel itkiyi oluşturmuştur. Daha önce, devlet tarafından sağlanması gereken bir hak olarak görülen eğitim hizmeti, devletin sağladığı katkının yıldan yıla azalmasıyla birlikte okulların kendi kaynaklarını yaratmaya zorlanmasıyla kaderine terk edilmiş, gerekli ihtiyaçların sağlanması için ortaya çıkan finansman açığının öğrenci velilerinden onlarca farklı kalemde toplanan paralarla ve başka formüllerle aşılması dayatılmıştır. Yapılan araştırmalar, bugün okullarda başta kayıt bağışı ve katkı payı adı altında olmak üzere, top parasından perde parasına 40’tan fazla kalemde öğrencilerden para istendiğini ortaya koymaktadır. Bunun yanında okullarda kantin hizmetleri gibi öğrencilerin sağlığını yakından ilgilendiren hizmetler özelleştirilmiş, okullara devlet tarafından gerekli personel sağlanmadığı için temizlik işleri taşeronlaştırılmış, okullar elektrik ve su faturalarını dahi ödeyemez hâle getirilmiştir.

Okul müdürleri çoğu zaman kendilerini bir şirket yöneticisi gibi görmekte ve okul aile birliği yönetimleriyle birlikte okulun tüm olanaklarını piyasanın emrine sunmaktadır. Okul bahçelerinin otopark olarak kiralanması, öğrencilerin yararlanamadığı spor salonlarının, halı sahaların, tiyatro salonlarının dışarıya yine belli ücretlerle kiralanması bu tür uygulamalardan sadece bazılarıdır. Özellikle AKP döneminde eğitim alanına iyiden iyiye hakim olan piyasacı ve tüccar akıl, kaynak yaratmak için merkezi ve değerli yerlerde bulunan okulların satılığa çıkarılmasını dahi gündeme getirmekte, arazisi değerli yerlerde bulunan yüzlerce tarihi okul, yıkılıp yerlerine alışveriş merkezi, oteller yapılabilsin diye imzalanan protokollerle satılık listesine konulmaktadır.

Meslek liselerine yönelik sürdürülen tartışmalar eğitim alanındaki piyasalaşma ve ticarileşmenin boyutlarını göstermesi açısından bugün önemli bir örnek olarak önümüzde durmaktadır. Sermaye, “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” gibi kampanyalarla bu okullara olan ilgisini ve iştahını gizlememiş, bugün artık tartışma, bu okulların doğrudan patronlara devredilmesi noktasına getirilmiştir. Sermaye, meslek liselerine ucuz işgücü olarak çalıştıracağı ara elemanlar yetiştiren kurumlar olarak bakmakta ve artık bu okullara atölyeler açma, ücretsiz staj yaptırma gibi müdahelelerle yetinmemekte, doğrudan okulların kendilerine devredilmesini istemektedir.      

Bugün eğitimin piyasalaştırılmasının ve eğitim hizmetinin ticarileştirilmesinin önemli boyutlarından birini de okulların piyasadan ithal edilen yönetim stratejileri ile yönetilmesi oluşturmaktadır. Sermaye bir taraftan eğitimin amacını ve yöntemini belirlerken diğer taraftan kendi yönetim stratejilerini de okullara ihraç etmektedir. Bu bağlamda “Toplam Kalite Yönetimi” gibi doğrudan şirketlerden ithal edilen bir yönetim modeli devlet okullarına dayatılmış, öğretmenler, veliler, öğrenciler açıkça “müşteri” ya da örtük olarak “paydaş” olarak adlandırılmıştır. Bu bileşenlerin yönetim ve karar alma süreçlerinde yer alacağı yanılsaması yaratılmıştır. Bu tür modeller eğitim alanında yaşanan ticarileşmenin ilerlemesinde ve ideolojik olarak meşrulaşmasında önemli bir rol oynamaktadır.

AKP ve önceki iktidarlar kamusal eğitime devlet kaynaklarını sürekli azaltma politikası izlerken, buna özel okullara verilen desteğin sürekli artırılması eşlik etmiştir. Özel okullara verilen vergi indirimi gibi teşviklerin yanında, AKP döneminde doğrudan devlet eliyle özel okulda öğrenci okutma kararı alınmış ama bu karar yargıdan dönmüştür. AKP bugün “özel öğretime en çok destek veren hükümet” olmakla övünmekte, özel okul derneklerinin yaptığı faaliyetlere bakan düzeyinde katılım göstermekte, ilgili her türlü plaftormda “özel okullara verilen desteğin artarak devam edeceği” dile getirilmektedir. Son olarak 2010 yılı Kasım ayında yapılan, 18. Millî Eğitim Şûrası’nda bu yönde kararlar alınmıştır. Eğitimde niteliğin artırılması gerekçesi öne sürülerek, özel okulların teşvik edilmesi, sayılarının artırılması, çocuklarını özel okullara gönderen ailelere resmî okullardaki bir öğrenci maliyetinin yarısı kadar destek verilmesi gibi kararlar, yeni Bakan Ömer Dinçer’in yaptığı açıklamalar; AKP’nin özel okullara destek konusunda bonkör tavrını önümüzdeki dönemde de sürdüreceğine ilişkin göstergeler olarak görülebilir.

Bugün eğitimin ticarileşmesinde ve içinin boşaltılmasında belirleyici olan önemli faktörlerden biri de eğitimin sisteminin tamamen sınav odaklı bir sistem haline getirilmesidir. Sınavlar ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde çeşitlenirken, artık bunu da aşarak yükseköğretim düzeyine sıçramış, burada da kendi sektörünü oluşturmuş durumdadır. Sınav odaklı sistem ve şu anda faaliyet gösteren binlerce dersane, bir taraftan okulları adeta ikincil kurumlar hâline getirirken diğer taraftan bu alanın kendisi dev bir piyasa hâline gelmiştir. Resmi olanların yanında, kayıtlı olmayan binlerce dershane, özel ders merkezi ve etüt merkezi bu dev piyasanın hacmini daha da artırmaktadır. Diğer taraftan dershaneler ve özel okullar devlet okullarıyla anlaşmalar yapmakta, öğrencilerin ve velilerin gizli tutulması gereken, adres, telefon numarası gibi kişisel bilgilerini satın almaktadır. Dershanelerden özellikle belli dönemlerde öğrenci velilerinin cep telefonlarına günübirlik reklam mesajları düşmekte ya da veliler telefonla doğrudan aranmaktadır. Ayrıca dershaneler okullara gönderdikleri testler, konu kitapçıkları gibi promosyonlarla reklamlarını yapmaktadır. Bu uygulamalar eğitim alanında yaşanan piyasacı kuşatmanın meşrulaşmasında önemli bir etki sağlamaktadır.

AKP’nin önce 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumundan aldığı güç, sonrasında geçtiğimiz yaz 12 Haziran seçimlerinden birkez daha tek başına iktidar olarak çıkması, AKP’nin ikinci cumhuriyeti artık tamamen ilan etmesi olarak değerlendirilebilir. AKP seçimlerin ardından Milli Eğitim Bakanlığı’na Ömer Dinçer’i getirirken, Dinçer’in göreve başlamasıyla eğitim alanına yönelik pervasız saldırıların da doruğa çıktığı görülmektedir.

Seçimlerin ardından “Millî Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında”çıkarılan 652 sayılı kanun hükmünde kararname ile Bakanlığın teşkilat ve görevleri adeta bir gecede değiştirilmiştir. Bu kararname ile, son on yıllardır eğitim alanında atılan piyasalaşma ve gericileşme yönündeki adımlar adeta yasallığa kavuşturulmuş, kurumsallaştırılmıştır. Kararname ile Bakanlığın teşkilat yapısı baştan aşağı değiştirilirken, “Küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak” Bakanlığın görevleri arasına girmiştir. Ayrıca yapılan düzenlemeyle Bakanlık, adeta sözleşmeli kadroların kaderine terk edilerek eğitim, kamusal bir hizmet alanından çıkarılmıştır. Bunun yanında kamu emekçilerinin bir kısım özlük hakları gasp edilmiş, eğitim yöneticilerinin belirlenmesi sürecinde “sözlü sınav” gibi subjektif ölçütler uygulamaya sokulmuştur. Yine Talim Terbiye Kurulu ve müfettişlik kurumu fiilen tasfiye edilmiştir. Söz konusu kararname ile tarikatların eğitim sistemine daha güçlü biçimde nüfuz etmelerinin de alt yapısı sağlanmıştır. Bakanlığın görevlerinin yer aldığı ilgili maddedeki “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti” ifadesinin çıkarılması da yine aynı dönüşümün bir ifadesi olarak görülmektedir.

Kararname ile önümüzdeki günlerde eğitim alanını daha da piyasanın içine çekecek kamu-özel ortaklığı modeli yasalaşmıştır. Eğitim alanı üzerinden sermayeye daha fazla kâr aktarılmasının planlandığı bu modele, eğitim alanını ve eğitim emekçilerini bekleyen tehlikeler anlamında daha yakından bakmak gerekiyor.

Kamu-Özel Ortaklığı: Devlet kendi okulunda kiracı olacak!
652 sayılı kararname ile MEB’in teşkilat ve görevleri yeniden yapılandırılırken, eğitim alanını tamamen piyasaya teslim eden önemli bir adım atılmıştır. Kararnamede yer verilen bir madde ile “kamu-özel ortaklığı” adlandırılan modelin önü açılmıştır. Bakan Dinçer de bu konuya ilişkin yaptığı açıklamada, okul açığının kapatılması için bu modeli kullanacaklarını söylemiş, herhangi bir işadamının isterse devlete ait bir arsa üzerinde, isterse kendi arsası üzerinde okul yaparak kiralayabileceğini ifade etmiştir. Dinçer ayrıca, özel sektörün okulu tümüyle yaparak Bakanlığa sunması gibi bir seçeneğin de olacağını belirtirken, eğitimde özel sektörün payının artırılması için yeni teşvikler getirmeye hazırlandıklarını da kaydetmiştir.

Yapılan bu düzenlemeyle, devlet artık kamu okullarını şirketlere yaptıracak, şirketlerden parayla okul kiralayacaktır. Düzenleme ile okullar, eğitim yerleşkeleri olarak ifade edilebilecek yerlerin yapımı, eğitim-öğretim hizmetleri dışındaki bütün hizmetlerin ve ticari alanların işletilmesi şirketlere 49 yıla kadar kiraya verilebilecek, sermayeye yeni büyük kâr alanları yaratılacaktır. Şu anda sadece çekirdek hizmetler olarak adlandırılabilecek eğitim ve öğretim hizmetlerin sunumunu dışarıda bırakan bu modelle, okulları artık devletin inşa etmeyip şirketlerden alması yanında uzun vadede eğitim hizmetinin de devlet tarafından özel sektörden alınmaya başlanması hedefleniyor. Bir okulun sınıfları, kantinleri, spor salonları ve diğer alanları düşünüldüğünde ortaya çıkan ihalelerin büyüklüğü, özel hukuk zemininde kurulması amaçlanan sözleşmelerin çapı elbette özellikle yandaş sermaye kesimlerinin iştahını kabartıyor. Bu uygulamayla, özellikle 80’li yıllardan bu yana hızla devam eden eğitimin piyasa dinamiklerine teslim edilmesinin yasal bir zemine kavuşturulduğu görülüyor.

Bakan Dinçer’in de açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, kamu-özel ortaklığı modeli hızla hayata geçirilecektir. Türkiye’de ilk aşamada çekirdek hizmet olarak sunulan eğitim öğretim hizmetini dışarıda bırakan uygulama, dünyadaki ve (ders kitaplarının basımı gibi) ülkemizdeki uygulamalar da düşünüldüğünde yakın bir zamanda eğitim hizmetinin sunumunun da buna dâhil edileceği düşünülmelidir. Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası emperyalist kurumlar son yıllarda kamu-özel ortaklığı modeline ilişkin raporlar yayınlarken, amaç okulların bir şirket yapısına büründürülmesidir.

Bu uygulamayla birlikte okullarda taşeron çalışma sistemi hızla yaygınlaşacak, esnek istihdam artacaktır. Kamu-özel ortaklığı modeli sermaye için büyük bir kâr alanı sunarken, model şirketler için riski de kamusallaştırmakta, kamunun kendi eliyle borçlanmasını artırmaktadır.

Son yıllarda eğitim alanındaki önemli gündemlerden biri olan yerelleşmeyi de bu modelle birlikte düşünmek anlamlıdır.

Yerelleşme: Okullarda sermaye egemenliği
Eğitimin piyasalaştırılması ve ticarileştirilmesi yönünde yapılan uygulamalar bunlarla sınırlı kalmamaktadır. Yerelleşme, yani merkezi devletin sorumluluklarının yerel yönetimlere devredilerek eğitim hizmetinin devletin sorumluluğundan tamamen çıkarılması, bu eksende değerlendirilmelidir. AKP’nin önümüzdeki yıllar için hazırladığı “vizyon” raporlarında, eğitimin özel sektörün katılımıyla yerel yönetimlere devredilmesi hedefler arasında yer almaktadır. Bu durum, bir taraftan sermayenin eğitim alanı üzerinde hem içerik belirleme hem de yönetme düzeyinde etkisini artıracaktır. Diğer taraftan bu tablonun bir boyutu da okullar arasında içinde bulunulan yerelliğe bağlı olarak yaşanan eşitsizliklerin artması olacaktır. Bu durum; eğitimin sunumunda sınıfsal, etnik, cinsiyet temelli eşitsizlikleri artırarak eğitimin sistemindeki çok kutupluluğu daha da çoğaltacaktır. Nitelikli eğitimin bir hak olmaktan tamamen çıkarılması ve parası olanın edinebildiği bir fırsata dönüştürülmesi ve yine eğitimin sunumunun içinde bulunduğu yerelliğe bağlı olarak daha fazla gericileştirilmesi, yerelleştirme uygulamalarının kaçınılmaz sonuçları olacaktır. 18. Millî Eğitim Şûrası’nda da 2023 yılına kadar okulların “okula dayalı yönetim” anlayışı doğrultusunda özerk yapılara kavuşturulmalarının sağlanması, okul yönetimlerinin yetkilendirilmesi ve güçlendirilmesi yönünde kararlar alınmıştır. Yine Şûra’da okullara, yerel yönetim ve toplum katkılarının arttırılmasına yönelik düzenlemeler yapılması yönünde alınan karar, önümüzdeki dönemde okullara merkezi bütçeden ayrılan kaynakların daha da azalacağını göstermektedir. Bu kararlar ortaya çıkan gereksinimlerin daha fazla yerel katkılarla ve velilerden alınacak bağışlarla karşılanmaya çalışılacağına işaret etmekte, okulların piyasaya daha sıkı eklemlenmesinin ve eğitimin daha fazla ticarileştirilmesi yönünde adımlar atılacağını göstermektedir.

Seçimlerin ardından çıkarılan 652 sayılı kararname ile yolu açılan kamu-özel ortaklığı modeli ile amaçlananın okulların birer şirket gibi yönetilmesi olduğu yukarıda kaydedilmişti. Yerelleşme adı verilen sürecin bu yapılanma ile daha kolay bir şekilde işletileceği görülmektedir. Bu yapılanma içerisinde, Bakanlığın görevi kaynak aktarma ve denetlemeye indirilirken, okulların yönetimleri, ticaret odaları gibi sermaye kesimlerinin temsilcilerinin, yerel yönetimlerin, veli temsiliyeti yanılsaması yaratan okul aile birliklerinin ve sivil toplum kuruluşlarının inisiyatifine bırakılacaktır.

Herşey satılık. Okullar dahil!
Gördüğü her şeye para gözüyle bakan AKP iktidarı değerli araziler üzerinde bulunan birçok okula gözünü dikmiş durumda. Eğitime yönelik piyasalaşma saldırısının AKP dönemindeki bir durağı da okulların satılık listesine koyulması oldu. 2009 yılında İstanbul Valisi olan şimdinin AKP Mardin milletvekili Muammer Güler, satışı yapılacak okulların listesinin hazırlandığını bu okulların “rantı yüksek, artık ticari alan olarak değerlendirilebilecek, büyük katma değer yaratabilecek" binalar olduğunu söylemiş ve satış süreci başlamıştı. İstanbul’da değerli araziler üzerinde bulunan, tarihsel dokusuyla da oldukça önemli, sermaye için “rantı yüksek”, Üsküdar’daki Çamlıca ve Kandilli Kız Liseleri, Beşiktaş’taki Etiler Otelcilik Turizm Meslek Lisesi, Etiler Lisesi gibi 22 okulun adı satılık okullar listesine konulurken, satılması hedeflenen okul sayısının 45 okul olduğu kaydediliyor. Etiler’de bulunan Etiler Otelcilik Meslek Lisesi, Etiler Lisesi ve Etiler Kız Meslek Lisesi’ni bu kapsamda TOKİ’ye satışı gerçekleşirken, süreç tersine çevrilemezse önümüzdeki günlerde diğer okulların satışının da gerçekleşmesi bekleniyor.

Eğitime karşı piyasalaşma saldırısında okulların dahi satışa çıkarılması ile gelinen nokta yaşanan pervasızlığı göstermektedir. Öğrencilerin, öğretmenlerin okulları satıldığında başka bir okula nasıl gideceği, okulların tarihsel önemi düşünülmeden bu okullara sadece rant gözüyle bakılması, AKP’nin eğitime tüccar bakışını da özetlemektedir.

Eğitimde Sınıfsal, Bölgesel ve Cinsiyet Temelli Eşitsizlikler
Yukarıda uygulamada görülenler üzerinden kabaca tasvir ettiğimiz eğitim alanının toptan ve aynı zamanda parça parça piyasaya açılması durumu kapitalizme içkin eğitimsel eşitsizlikleri derinleştirmiştir. Duruma öğrencilerimiz açısında baktığımızda, bir köy çocuğunun bir şehirliden, bir gecekondu çocuğunun lüks site çocuğundan, bir Güneydoğu Anadolulu’nun Egeli’den eğitimin üst kademelerine yükselme şansının daha az olduğu görülmekte, MEB’nin kendi istatistikleri de buna işaret etmektedir. Benzer şekilde eğitimde piyasalaşma, Türkiye’de zorlu sosyo-ekonomik (sınıfsal-bölgesel) koşullarda yaşayan kız çocukları üzerinde erkek çocuklarına oranla daha fazla olumsuz yönde etkilidir.

Bu sınıfsal, bölgesel ve cinsiyete dayalı eşitsizliklerin derinleşmesi durumuna biraz daha yakından bakalım. Bakarken akılda tutulması gereken şey, kapitalist toplumlarda eğitimin bir ideal olarak sınıf atlama hayaline dayandığı ancak uygulamada kapitalist eğitimin toplumun mevcut sınıfsal yapısını (sınıfsal eşitsizlikleri) yeniden ürettiğidir. Eğitim yoluyla sınıfsal hareketlilik verilerine bakıldığında, sınıfsal hareketliliğin kapitalist devletlerin kuruluşundan bugüne (özellikle son 40 yılda) giderek azaldığı gözlemlenmektedir. Türkiye’de ise eğitim yoluyla doğrudan meslek edinme, eğitim için gerekli zaman ve imkanı olmayanlara ek destek sağlama gibi emekçi çocuklarının yüksek eğitim kademelerine devamını sağlayan özellikler son on yıllarda hızla azalmış ve elemeye dayalı sistemde özel eğitim kurumlarının ağırlığının da artmasıyla eğitim alanı emekçi çocuklarını destekler özelliklerini neredeyse tamamen yitirmiştir.  

Öncelikle Türkiye’de eğitimde sınıfsal ayrışmanın daha önce (1980 öncesinde) olmadığı kadar açık bir şekilde yaşandığı aşikardır. Bunun temel göstergesi ülkenin bütün illerinde açılmış olan ve asıl olarak öğrencinin ailesinin sınıfsal konumu tarafından belirlenen özel okul “seçeneğidir”.  Bununla paralel olarak meritokratik olduğu iddia edilen eleme sınavlarına hazırlığın özel kurs ve dershaneler tarafından yürütülmesidir. Bu kurumlara devam da büyük oranda öğrencinin ailesinin maddi olanakları, yaşadığı yer tarafından belirlenmektedir. Büyük şehirlerde aynı mahallede oturan ancak birisi sitede diğeri gecekonduda yaşayan aileler, çocuklarını farklı okullara, kurslara, dershanelere göndermekte, köylerde oturanlar ise eksik öğretmen kadrosu, taşıma sorunlarıyla başbaşa kalmakta, yani daha en başından, zorunlu eğitim döneminde eğitim yoluyla sınıfsal ayrışma başlamaktadır. Bu noktada AKP hükümetinin ücretsiz dağıttığı ders kitapları “eşitlikçi” bir uygulama olarak sunulmakta, oysa eğitimciler ve veliler bilmektedir ki bu kitapların içlerinin boş olması ve sınav sistemiyle uyumsuzlukları nedeniyle ancak “ek kaynaklarla” ikame edilebilmektedir. Bu ikamenin biçimi de yine velinin ekonomik durumu tarafından belirlenmektedir. AKP döneminde eğitimde ve eğitim yoluyla sınıfsal ayrışma derinleşirken, plansız ve ülke gerçeklerine uygun olmayan uygulamalar aksi bir çaba varmış gibi lanse edilmektedir. AKP döneminde genel geçer bir doğru olarak sunulan kamu-özel ortaklığı ve devletin özel eğitim kurumlarını, eğitim hizmetinin farklı birimlerinin özelleştirilmesini desteklemesi hem okullarımız içindeki ayrışmayı (bazı sınıfların “akıllı sınıf” haline getirilmesi ve “belli” öğrencilerin bu sınıfları kullanması gibi) hem de okullarımız arasındaki eğitim olanakları açısından farkları arttırmaktadır.

Okullarımız arasındaki eğitim olanakları açısından farklılaşma kendisini en çok bölgeler arası farklarda göstermektedir. Her yıl eleme sınavlarının ardından yapılan açıklamalarda ülkenin soyo-ekonomik olarak daha olumsuz koşullara sahip bölgelerinin (Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz) bu sınavlarda daha az başarılı olduğu gerçeği su yüzüne çıkmaktadır. Türkiye’de eğitimin bir üst kademesinde nitelikli bir eğitime ya da bu üst kademenin kendisine ulaşma bu sınavlar tarafından belirlendiğinden, bu sonuçların anlamı ülkemizdeki eğitim hizmetinden belli bölgelerin daha az yararlandığıdır. Bu bölgelerde tekil öğrencilerin gösterdikleri sınav başarılarının öne çıkarılması bu eşitsizliğin meşrulaştırılmaya çalışılmasından başka birşey değildir. AKP iktidarı bölgeler arasındaki eşitsizlikleri derinleştirme yolundaki adımlarını, bir yanıyla sermayenin eğitim alanına daha fazla girmesini sağlayarak ve eğitimde yerelleşmeyi hayata geçirerek yapmaktadır. Sermayenin daha az kâr elde edeceği bölgelere hizmet götürmeyeceği, bu bölgelerin yerelleşme sonucu olarak merkezi desteğin de yokluğunda kendi olumsuz koşullarıyla başbaşa kalacağı aşikardır.

Türkiye’de cinsiyetler arasında kamusal eğitimden yararlanma açısından bir eşitsizlik mevcuttur. Yapılan çalışmalar, ailelerin maddi olanaklarının yokluğunda ya da bu olanaklar azaldığında (2001 ekonomik krizinde olduğu gibi) çocukları arasında bir seçim yaptıkları ve daha fazla oranda erkek çocuklarının eğitimini desteklediklerini göstermektedir. Devletin eğitim alanındaki varlığının azalmasından ve ek destek mekanizmalarının yokluğundan kız çocuklarının daha fazla olumsuz yönde etkileneceğini söylemek bir tahmin değil tespittir. Kız çocuklarının eğitime katılımı ve üst kademelere ulaşmasının önünde kültürel nedenler de olduğu aşikar. Ancak bu kültürel yapıları değişmeye sevkeden değil bu yapıların ağırlığını arttıracak nedenleri yaratan AKP dönemi politikarı, kız çocuklarının geleceğini daha çok karartmaktadır.

Tüm bu (sınıfsal, bölgesel, cinsiyete dayalı) ayrışma süreçlerine ve eşitsizliklere sadece ekonomik nedenler değil ideolojik etmenler de eşlik etmektedir. Ders kitaplarının toplumun belli kesimlerini (işçileri, çekirdek olmayan aileleri, Kürtleri) yok sayan, belli kesimleri aşağılayan ve cinsiyetçi özellikleri buna en temel örnektir. Bu örnekleri bir sonraki metinde ele alacağız.     

Ne Yapmalı?
12 Haziran 2011 seçiminden sonra AKP’nin bir kez daha yüksek oy oranlarıyla iktidara gelmesinin ardından Milli Eğitim Bakanı olarak Ömer Dinçer’in görevlendirilmesi eğitim alanının, ikinci cumhuriyetin koşullarına uygun olarak köklü yeniden yapılandırmalara gitmesi açısından bilinçli bir tercihtir. AKP yeni rejimini kurarken, buna uygun köklü adımları atacak eğitimci değil işletmeci olan bir ismi Bakanlık görevine getirmiştir. Seçimin hemen ardından çıkarılan 652 sayılı “Millî Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında”çıkarılan kararname, küresel dünyada rekabet edebilecek öğrenci yetiştirmeyi artık yasalaştırmış, yıllardır eğitim alanında piyasalaşma yönünde atılan adımlar kurumsallığa kavuşturulmuştur.

Eğitimde piyasalaşma yönündeki saldırı, bir taraftan okullarımızı gittikçe daha çok şirkete benzer yerler haline getirirken, müşteriler olarak görülen öğrenciler arasındaki eşitsizlikler daha da artmakta, eğitim emekçileri taşeronlaşma ve esneklik kıskacında tahsildar olmaya zorlanmaktadır. Milli Eğitim Bakanı bugün öğretmenleri “tatilci”, ataması yapılmayan öğretmen sorununu “uyduruk” olarak nitelendirirken esasında eğitim alanında yaşanan çok yönlü piyasalaşma saldırısına ilişkin tepkileri hem eğitim emekçileri hem de toplum nezdinde kafa karıştırarak bertaraf etmeye çalışmaktadır.

Bugün eğitim alanında piyasalaşma ve gericileşme yönünde atılan adımlar birlikte düşünülmek durumundadır. AKP ikinci cumhuriyet olarak adlandırılan yeni rejimini kurarken, işgücü ve ideolojik üretimde çok önemli bir yeri olan eğitim alanını da yeniden düzenlemektedir. Bu sorunların temeli birinci cumhuriyet olarak adlandırılan dönemde atılmakla birlikte, son yıllarda daha da hızlı bir şekilde biz eğitimcilerin ve halkın büyük çoğunluğunun çıkarları giderek törpülenerek bugünlere geldi. Yaşanan piyasalaşma saldırısına karşı verilecek mücadelenin yolu da öncelikle AKP’nin kurduğu yeni rejimi reddetmekten ve eğitimin tamamen kamusal bir hak olarak bütün yurttaşlara eşitlikçi bir şekilde ulaştırıldığı başka bir cumhuriyet hedefinden geçiyor.

AKP’nin rejimini ve eğitim alanına nasıl yansıdığını eğitim emekçileri olarak tartışmak, anlamak ve değiştirmek için mücadele etmemiz gerekiyor. Bugün Türkiye’de eğitimin durumu kapitalizmin eğitimi ne hale getirebileceğini gösterirken, eğitim emekçilerinin başka türlü bir eğitim örgütlenmesinin nasıl mümkün olabileceğini görmek için geçmişte Sovyetler Birliği’nde bugün Küba’da eğitim sistemlerinin örgütlenişini yakından tanımaya ihtiyaç var.

652 sayılı kararname ile eğitim alanının tamamen piyasa dinamiklerine terk edilmesinin önü açılırken, eğitim emekçileri bu sürecin yaratacağı tehlikenin farkında olmalı ve bütün eğitim emekçilerini bu saldırıya karşı örgütlenmeye katmak için mücadele etmelidir. Kamu-özel ortaklığı modeli ve yerelleşme ile öğrencilerimiz, eğitim emekçileri artık kendi okullarında kiracı haline gelecek, okullarda özel şirketlerin yetkilileri ile muhatap olmaya başlayacaktır. Yandaş sermayedarlara yeni kâr alanları yaratmak için kamu kaynakları çarçur edilecek, okullarda taşeronlaşma, esnek istihdam uygulamaları hızla yaygınlaşacaktır.

Eğitim emekçileri bu sürece karşı mücadeleyi öğrencisi ve velisi ile birlikte örmek için güçlerini birleştirmek durumundadır. Devrimci Eğitim Şurası kapsamında, ilerici, sosyalist eğitim emekçilerinin eğitim alanında süren piyasalaşma saldırısına karşı mücadelesini nasıl somutlaştıracağı ve bu sürece karşı örgütlenmenin nasıl artırılacağı tartışılacaktır. Devrimci Eğitim Şurası Yürütme Kurulu bu tartışmalara yardımcı olmak amacıyla sayısı daha da artırılabilecek aşağıdaki soruların eğitim emekçileri arasında tartışılmasını önemli bulmaktadır. Yürütme Kurulu tüm eğitim ve bilim emekçilerini, eğitim fakültesi öğrencisi öğretmen adaylarını, AKP’nin yeni rejiminde eğitimin örgütlenmesi alanında yaşanan köklü dönüşümlere karşı durmaya, ileri bir toplumsal düzende kamusal, eşitlikçi ve özgürlükçü bir eğitim sistemini kuracak iradeyi bugünden örgütlemeye çağırmaktadır.

  • Eğitim alanında 652 sayılı kanun hükmünde kararnamenin çıkmasıyla yeni bir dönem başladığını söylemek mümkün görünmektedir. Bu zamana kadar piyasalaşma yönünde atılan adımların kurumsallaşması anlamına gelen bu kararname ile okulların tamamen şirket gibi yönetilmesi ve işlemesi hedeflenmektedir. AKP’nin yeni rejiminin eğitim alanındaki güvencesi olan bu kararnamenin teşhir edilmesi ve buna karşı mücadelenin örülmesinde eğitim emekçilerine ne gibi görevler düşmektedir? Kamu-özel ortaklığı modelinin ve yerelleşmenin eğitim alanında işler hale getirilmesinin eğitim emekçilerine, öğrencilere ve velilere yönelik etkileri neler olacaktır?
  • Eğitimde yaşanan ticarileşmenin en net görüldüğü başlıklardan biri okullarda onlarca farklı kalemde toplanan paralar olmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı bu konuda zaman zaman “danışıklı dövüş” gösterisi ile kendisini göstererek, “zorunlu değil” açıklamaları yapmaktadır. Bir taraftan okullara kaynak aktarılmazken okullar “işbilir yöneticiler” ve okul aile birliği yetkilileri aracılığıyla kaynak sıkıntısını velilerin sırtına yıkmaktadır. Yaratılan kaynak sıkıntısı bu paraların toplanmasında bir meşruiyet alanı yaratırken, eğitimde ticarileşmenin en önemli göstergelerinden biri olan bu başlıkta mücadele nasıl örülecektir?
  • Eğitimde ticarileşmenin diğer bir önemli ayağını çoktan seçmeli sınavlara endeksli bir eğitim sisteminin sonucu olarak ortaya çıkan dershaneler oluşturmaktadır. Bugün emekçi çocukları için de dershaneye gitmek neredeyse kaçınılmaz bir seçenek haline gelmiştir. Çeşitli illerde Nazım Dershanesi adı altında ücretsiz dershaneler öğrencilere ücretsiz ve gönüllülük zemininde destek vermektedir. Emekçi çocukları için bu olanakları her ilde yaratmanın olanakları mümkün olabilir mi?
  • Değerli araziler üzerinde bulunan ve rantı yüksek okulların satışına başlanırken, piyasalaşmanın geldiği noktayı göstermesi açısından önemli bir nokta olan bu uygulamaya karşı eğitim emekçileri nasıl bir mücadele yürütmelidir?
  • Meslek liselerinin doğrudan sermayeye devri konusunda çalışmaların yürütüldüğü bilinmektedir. Sermaye buradan ne beklemektedir ve bunun olası sonuçları ne olacaktır?
  • Başta Sovyetler Birliği olmak üzere reel sosyalizmin yaşandığı ve Küba gibi uygulanmaya devam ettiği ülkelerde, eğitim alanındaki kazanımlar nelerdir? Bu kazanımlardan ülkemizde kamucu bir eğitim sistemi mücadelesinde nasıl yararlanılabilir?

0
0
0
Yorum Yaz