17 04 2012

Eğitimin İçeriğinde Yaşanan Dönüşüm

 

Eğitimin İçeriğinde Yaşanan Dönüşüm

15 Nisan 2011 tarihinde gerçekleşecek Devrimci Eğitim Şurası’nın Türkiye toplantısı öncesinde yapılan yerel toplantılarda tartışılmak üzere hazırlanan çerçeve metinlerin ikincisini sizlere sunuyoruz.

“Eğitimin Örgütlenmesindeki Değişim” başlığıyla hazırlanan ilk çerçeve metnimiz, birçok ilde yapılan hazırlık toplantılarında tartışıldı, öneriler alındı, alandan verilerle hazırlanacak tebliğler konusunda hazırlıklar başladı. Eğitimin örgütlenmesinde yaşanan dönüşümü tartışmamızın ardından son yıllarda eğitimin içeriğinde yaşanan hızlı dönüşümün çerçevesini çizmek ve yerel toplantılarda yapılacak tartışmalara bir zemin oluşturmak için hazırladığımız “Eğitimin İçeriğinde Yaşanan Dönüşüm” başlıklı bu metni değerlendirmelerinize sunuyoruz.

Devrimci Eğitim Şurası “Eğitimin İçeriğinde Yaşanan Dönüşüm” Komisyonu Üyeleri:
Zeki Apaydın
Ahmet Doğan 
Tuğba Sancak 
Rahşan Sönmez

Eğitim temelde bir insan yetiştirme projesidir. Eğitim ile kişilere çeşitli bilgi ve beceri edindirmenin ve sınıfsal yeniden üretimin yanısıra bir ideolojik formasyon da kazandırılması amaçlanır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eğitimin bu ideolojik işlevinde yıllar içinde çeşitli değişimler yaşanmıştır. İkinci Cumhuriyet olarak adlandırdığımız, AKP iktidarı döneminde hızlanan ve asıl olarak 2011 seçimlerinin ardından kurumsallaşan yeni yapıda eğitim alanında bugüne kadar yaşanan dönüşüm hız kazanmış, daha da derinleşmiştir. Okulların şehir dışına taşınma girişimi, okullarda internet erişiminde çeşitli sitelere getirilen kısıtlamalar ve evrim öğretimine derslerinde yer verdiği için öğretmenlere açılan soruşturmalar bu tablonun sadece birkaç örneğidir. Bu dönüşümü doğru anlamak, alternatif üretebilmenin ilk adımıdır.

1980 darbesinin ertesinde eğitimin içeriğinde önemli bir değişimin gerçekleştiği, Türk-İslam sentezi adı verilen ideolojik formasyonun ders kitaplarına ve programlarına uygulandığı bilinmektedir. Bu formasyonun üzerine, 2004’te yapılan müfredat değişikliğiyle başlayan süreçte; ders içeriklerinin giderek daha piyasacı ve dinci bir yaklaşımla şekillendiğini ve toplumsal ihtiyaçlardan çok sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda düzenlendiğini görüyoruz. Bu bağlamda İkinci Cumhuriyet’in eğitim döneminin kökleri 1980’de olan, ancak dönüşümdeki niceliksel yoğunluk ve niteliksel değişim anlamında yeni bir dönem olduğunu söyleyebiliriz.

Bu çerçeve metinde İkinci Cumhuriyet dönemi hem ders içerikleri, hem de uygulamada görülen değişim örnekleri üzerinden ele alınmaktaktadır. İçeriğe dönük değişimler konusunda özel olarak “Değerler Eğitimi” üzerinde durulması uygun görülmüştür. Piyasacı, dinci anlayış çerçevesinde ilk ve ortaöğretimde yaşanan yeniden yapılanmada ortaöğretimin bir ayağını oluşturan mesleki ve teknik eğitime dönük düzenlemeler metinde ayrı bir başlık olarak ele alınan diğer bir konudur.  Öte yandan, dün olduğu gibi bugün de anadilde eğitim hakkı yok sayılmaktadır. En temel insan haklarından biri olan ve eğitim hakkının vazgeçilemez bir bileşeni olan anadilde eğitim hakkındaki tartışmalar halen sağlıklı bir zeminde yürümemekte, en basitinden anadilde eğitim alamayan öğrencilerin yaşadığı travmatik durum ve eşitsizlik bile değerlendirmeden uzak tutulmaktadır. Bu metinde eğitimin içeriğinin bir parçası olarak değerlendirdiğimiz anadilde eğitimüzerinde de duracağız. 

Eğitimin içeriğinde yaşanan dönüşümü maddeler halinde ele aldığımızda kuşkusuz en başa 2004 yılında gerçekleşen müfredat değişikliğini almak gerekiyor. Müfredat değişikliğini kapsamlı bir biçimde değerlendirmek, bugünkü eğitimin içeriği ile hedeflenenin ne olduğunu kavrama olanağı sunmasının yanı sıra, alternatifi üzerine de fikir yürütmemizi sağlayacaktır.

Bu değerlendirme elbette bu alandaki dönüşümü tamamıyla kapsama iddiasında değildir. Ancak halihazırda yapılan çalışmalar, yeni müfradata uyumlu hazırlanan ders kitaplarının cinsiyetçi, ırkçı ve farklılıkları dışlayıcı özelliklerini ortaya koymaktadır (Örn. Tarih Vakfı’nın her yıl yayımladığı Ders Kitaplarında İnsan Hakları Raporları). Bu çalışmalar 2004 sonrası kitaplarının (özellikle din dersi kitaplarının) kadını toplumda ikinci konuma yerleştiren, ülkede yaşayan farklı kültürleri yok sayan ve öğrencilere orta sınıf (çekirdek aile, tüketimci) yaşamını bir ideal olarak sunan, bunların dışındakileri normal olmayanlar olarak niteleyen kitaplar olduklarını göstermektedir.  

1. 2004 Eğitim “Reformu” ve Yeni Eğitim Müfredatları: Bilimsel dünya görüşünün yok edilmesi

Tarihsel süreçte gerek dünya eğitim sistemleri gerekse ülkemiz eğitim sistemi, sürekli değişim ve dönüşümler yaşamıştır ve yaşamaktadır. Konuya ülkemizdeki eğitim sistemi açısından yaklaşıldığında, Batı’ya yönelimi ifade eden Tanzimat; ulus devlet ve ulusal ekonomi modeli ekseninde yapılanan Cumhuriyet devrimleri eğitimde önemli değişimlerin yaşandığı kesitler  olarak nitelenebilir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist ülkelerle kurulan ilişkiler, her alanı olduğu gibi eğitim alanını da etkilemiştir. Özellikle 1980 askeri darbesinin ardından ülkenin gerek siyasal, gerekse ekonomik anlamda köklü dönüşüme uğraması, Batı’ya entegre olma ve Avrupa Birliği (AB) süreciyle birlikte neo-liberal ideale doğru yönelim, yakın zamanda eğitim sistemimizde gerçekleşen değişimlerin arka planını oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin eğitim politikaları da sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda attığı adımlar ile uyumludur.

AKP hükümetinin girişimleriyle oluşturulan ve 2004 yılından itibaren yürürlüğe giren eğitim programı ile, eğitimde bire bir neo-liberal-muhafazakar anlayışın hâkim kılınması hedeflenmektedir. Programın, hedefleri, içeriği, uygulama süreci ve ölçme değerlendirmenin ne çerçevede gerçekleştiği birer başlık olarak ele alınacaktır.

1.1 Programın Hedefleri (Kazanımlar) Ve İçerik

Yeni eğitim programında, davranışçılığa karşı bilginin zihinde yapılandırıldığı anlayış ön plana çıkarılmakta, daha öznelci bir perspektif sunulmaktadır. Yapılandırmacı anlayışa göre bilgi bireyler tarafından keşfedilmemekte, onlar tarafından oluşturulmaktadır. Gerçekliğe dair öznelci bir yaklaşıma sahip olan yapılandırmacılık ekseninde şekillenen yeni eğitim programı, nesnel doğruların olmadığı savını içkin bir şekilde içermektedir. Bu yaklaşım, eğitimin içeriğinden bilimsel bilgileri ayıklayıp, son dönemlerde yaygınlaşan, bilim dışı dinsel, ideolojik, astrolojik, hatta söylencesel uygulamaları bireydeki bilgiler olarak eğitim programlarına dahil etmek ya da eğitim programlarında yer alan bilimdışı unsurların varlığını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Yeni eğitim programına bakıldığında, dönemin siyasal hedefleriyle uyum içerisinde bir içerik önerildiği görülmektedir. İçerikler, doğrudan bilgi ve değerler alanına gönderme yaptığından, yeni eğitim programında, insanlığın ortak kazanımlarının “zorunlu” olarak söz edildiği görülmektedir. Ancak, bilginin öznel ve göreceli olduğunu savlayan eğitim programı, kimi bilimsel kuramları birer görüş olarak sunmakta ve alternatif görüş olarak dinsel görüşlere yer vermektedir.

Sözgelimi, Fen ve Teknoloji programında Evrim Teorisi bilimsel bir teori olarak değil, bir görüş olarak sunulmaktadır. 8. Fen ve Teknoloji çalışma kitabında “Darwin’in katıldığınız ve katılmadığınız görüşlerini yazınız” başlıklı bir etkinliğe yer verilmesi bilimsel bir kuramın görüş olarak sunulmasının bariz örneğidir. Yine,şartlandırmaya karşı uyanık öğrenciler yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim dizgesinde, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi de zorunlu dersler arasında yer almaktadır. Piyasacılığın derinleştiren ve topluma emdiren önemli konulardan olan girişimcilik özelliği içeriklere yansımıştır. Örneğin, İlköğretim 4. sınıftaki bir öğrenciye, bir malın, üretim, reklam, pazarlama, tüketim vb. süreçleri ile ilgili etkinlikler yapmasını önerilmektedir.

Postmodern yaklaşım, bir öğretim yöntemi olan Yapılandırmacılığa içselleştirilmektedir. “Herkesin bilimi kendine” düsturu ile postmodernizm, zemini kayganlaştırırken bilimsel bilgiye ulaşmayı bir hedef olmaktan çıkarmaktadır. 

1.2 Öğrenme-öğretme Süreci

Yeni öğretim programı, öğrenme öğretme sürecinde, öğrenci merkezli bir anlayışı ön plana çıkarmakta ve etkinlik kavramını temele oturtmaktadır. Bu yaklaşımın dayandığı yapılandırmacı öğrenme kuramı, bireysel farklılıkların, öğrenenlerin ön bilgilerinin, öğrenenlerin zihninde çelişkiler yaratıcı açık uçlu etkinliklerin önemine vurgu yapmaktadır. Programda çoklu zeka-kuramı doğrultusunda çoklu yöntem anlayışı da önerilmektedir. Sosyo-kültürel öğrenme teorisine gönderme yapan öğrenme-öğretme teknikleri de dikkate alındığında; böylesi bir program anlayışında öğrenmenin gerçekleşeceği formel ortamdaki öğrenci sayısı en önemli ölçüt olarak belirir. Ülkemizdeki sınıfların öğrenci sayıları ve birleştirilmiş sınıf gerçeğine odaklanıldığında programın uygulanabilirliği gibi bir hedefin değerlendirme dışı tutulduğu açıkça görülecektir. Eğitim sistemimizde sınıf mevcutlarının fazlalığı, öğrenme ortamları arasındaki eşitsizlikler yeni sorunlar olmamakla beraber, 2004 yılından itibaren uygulanmaya konulan müfredat bu sorunları perdelemenin aracı olarak kullanılmaktadır.

Öğretim programlarında uluslararası alan yazından yararlanırken, ülke gerçeklerinin de dikkate alınması oldukça önemlidir. Bundan dolayı yeni ve farklı bir öğrenme teorisi gibi sunulan yapılandırmacılığın ülkemiz eğitimindeki eşitsizlikleri daha da derinleştireceği, her bireyin kendi yerelindeki olanaklar ölçüsünde bir eğitim düzeyine ulaşacağı ve böylece çocuklarımızın eşitlikçi bir yaklaşımla eğitilememe sorununun katmerleşeceği ifade edilebilir. Yeni programlar ne bölgesel, sınıfsal ne de cinsiyete dayalı farklılıkları tanımakta, ülkenin her yerinde aynı programı uygulamaktadır. Diğer yandan ders kitaplarının ve programların bilimsel içerikten yoksun hale getirerek çocuklarımızı hâlihazırdaki eşitsiz toplumsal koşullarının eline bırakmaktadır. Eğitimin bilgi edinme ve kendini geliştirme noktasında, okulun dışında kaynağı bulunmayan çocuklara geçmişe nazaran daha az şey götürdüğü bir gerçektir.     

Yapılandırmacılığı temel alan mevcut program, öğrenenin bireysel farklılıklarının dikkate alınması ve bilişsel yönden farklı her mikro gruba yönelik farklı açık uçlu etkinliklerin geliştirilmesini talep etmektedir. Böylece öğrenenin, karşılaştığı bilişsel çelişki yaratan her problem durumu öğretmen rehberliğinde çözümlemesi ve yeni kavramları anlamlı bir kavramsal çerçeve içinde yapılandırması sağlanmış olacaktır. Böylesi bir öğrenme süreci çok ciddi bir zaman gereksinimi yaratır. Uygulamada bunun karşılanması olası değildir. Programdaki konu yoğunluğu da bu durumun en önemli engellerinden biridir.

1.3 Ölçme ve değerlendirme
Yeni program, ölçme ve değerlendirme açısından sonuç merkezli anlayışın yerine süreç merkezli bir değerlendirme anlayışı ortaya koyduğunu ileri sürmektedir. Portfolyo sistemi gibi alternatif ölçme ve değerlendirme yöntemleriyle, öğrencinin pek çok kaynak ve araçla çoklu değerlendirilmesini önermektedir. Öğretmen açısından iyi bir gözlemci olmayı salık veren ve öğrenciye kendi gelişimini görme olanağı sağlayan bu değerlendirme sistemi, anlamlı gibi görünmekle beraber, ulusal düzeyde tüm sisteme hakim kılınmadığı için sorunlar ortaya çıkmaktadır. Zira süreç merkezli değerlendirme ile yetiştirilen öğrenciler, sonuçta, merkezi sınavlara tabi tutulmaktadırlar.

Sonuç olarak, yeni programın dayandığı temel problemlidir ve bilim eğitiminde sıkıntılar yaratabilecek düzeydedir. Yine yeni program, tek bir öğrenme kuramına odaklandığı için, sıkıntılar içermektedir. Zira, yapılandırmacılığın aksine, motor öğrenmelerde, hala davranışçı öğrenme kuramı aşılabilmiş değildir. Öğrenme-öğretme süreciyle, değerlendirme açısından yeni programın önerilerinin tamamen biçimsel olduğunu; ülke gerçekleriyle örtüşmediğini, programın hazırlık aşamasının yeterli bir fizibilite çalışması yapılmaksızın geçiştirildiği ve bunların köy çocukları, gecekondu bölgesi okulları için ekstra eşitsizlik kaynakları olduğu tespit edilebilir.

Özellikle 1968 ilkokul programının altı yıllık uygulama ve geliştirme çalışmaları dikkate alındığında, bu son program pilot uygulamaları açısından  da yetersizdir. Bunun yanı sıra 1968 programında da ünite ve konuların işlenmesinde “araştırma, inceleme, kendi kendine öğrenme, tartışma ve değerlendirme” gibi kavramların yer aldığını tespit etmek; ilgili programın uygulamada günümüz programından çok da farklı olmadığı izlenimini vermektedir. 

Cumhuriyet dönemi eğitime damga vuran pozitivizm, özellikle sınıfların varlığı, sınıf çatışmaları ve emek sömürüsüne eğitim programında yer verilmemesi ile kendini göstermiştir. Öte yandan tarihsel ilerleme fikrine yabancı olmayan program, 1923 Devrimine tarihsel bir ilerleme olarak yer vermekte idi. Burjuva devrimi ve bu devrime bağlı olarak hayata geçen reformlar ilerleme olarak nitelenirken, bilim tarihi anlayışına uymasa da tarihsel çağlar belli bir dizge ile ele alınıyordu. Eski programın bu bağlamdaki sorunu, tarihsel ilerleme mekanizmasının muğlâklaştırılması, maddi temelinden arındırılması, milliyetçi ve bireylere yaslanan idealist bir tarih anlayışının ileri sürülmesiydi.

1980 sonrası süreçte, neoliberal ekonomi ve politikaların etkisi ve son olarak AKP iktidarı ile, eğitim programında tarihsel ilerleme fikri ve toplumsal sıçrama noktalarına işaret eden referanslar yok edilmiştir. Küreselleşmenin düşünsel dayanağı olan postmodernizmin eğitim programına nüfuz etmesi olarak nitelenebilecek bu durum, tarihsel ilerlemenin kriterlerinden ve referanslarından yoksun bir neslin yetişmesi anlamına gelmektedir. Postmodernizmde öne çıkan  aşırı –görelilik, aşırı öznelcilik  ve akla güvensizlik, daha  iyi bir geleceğe inanmayı ve toplumsal sorunların çözüm olasılıklarını olanaksızlaştırmakta, bireyi aynı zamanda bütünsel bakıştan uzaklaştırmaktadır. Eğitim programının temel vurgusu post-modernist yaklaşıma uygun bir biçimde toplum değil birey olmakta, aynı zamanda bilgi ile olan ilişkisi dinsel/mistik bir hale gelmektedir.

2. Eğitim dinselleştirilmektedir

Özellikle son 30 yıldır eğitimin içeriğinde ve örgütlenmesinde hızla piyasalaştırılmasına ve ticarileştirilmesine, gericileştirme eşlik etmiştir. AKP döneminde uygulanan politikalar piyasacı ve gericiliğin el ele vererek ve birbirini besleyerek nasıl yol aldığını gösteren iyi bir örnek göstermesi açısından çok anlamlı veriler sunmaktadır. Eğitimin piyasa mekanizmalarına teslim edilmesi ve ticarileştirilmesi bizzat AKP’nin elindeki MEB ve gerici okul yöneticileri ile hayata geçirilmekte, yaşanan gericileşme eğitimin dokusunu değiştirirken, uygulamalara karşı olası direnç dinamiklerini de etkisizleştirmektedir.

Eğitim programının temel mantığında gerçekleştirilen dönüşümün dışında, eğitimin içeriğini dinselleştirmeye dönük adımlar da ardı arkası kesilmeden atılmaktadır. 1924’te uygulamaya konulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ülkemizde eğitim ve öğretim faaliyetleri tek elde toplanıp Maarif Nezaretine bağlanarak dini kurumlar eğitim sürecinde devre dışı bırakılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı bir meslek okulu olup öğrenci sayısı hayli sınırlı olan imam hatip okulları günümüzde imam yetiştirmenin ötesinde misyonlar yüklenmiştir. Laik eğitim anlayışının Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının ardından terk edilmesi ile İmam Hatip okulları siyasal misyon üstlenmiş ve muhafazakar anlayışın topluma nüfuz etmesine neden olmuştur. Sekiz yıllık zorunlu eğitime geçilmesinin ardından imam hatip okullarının orta kısımlarının kapatılmasıyla AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar imam hatip liselerinde okuyan öğrenci sayısı sürekli azalarak yaklaşık 80 bine kadar düşerken bu sayı, 2010-2011 eğitim öğretim yılına geldiğimizde, tekrar yaklaşık 235 bine dayanmıştır. Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen tartışmalar kesintisiz eğitimin kesintili hale getirilere, imam hatip okullarına daha erken yaşlarda öğrencileri göndermeyi amaçlamakta, buna ilişkin yasanın kabul edilmesi halinde bu okullara giden öğrenci sayılarının çok daha hızlı bir şekilde artması beklenmektedir.

İmam hatip liselerinin bugün önünün açılmakta olması bir yana, 1980 sonrasında ama artarak AKP iktidarı ile beraber dinci temaların programa yerleşmesi, zorunlu olan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin içeriğinin camilerde uygulamalı biçime dönüşmesi, ilköğretimin ilk yıllarına kadar taşınmaya çalışılması, İstanbul Bakırköy Rehberlik Araştırma Merkezi’nin müftülükle işbirliği halinde camilerde gerçekleştirdiği “Cuma Seminerleri”, öğrencilere dönük “yaşasın camiye gidiyorum” kampanyaları ve okul öncesi düzeyindeki hikaye kitaplarında bile dini referanslara başvurulması eğitimin dinselleştirilmesi başlığında akla gelen ilk örnekler olmaktadır.

Bugün ilköğretim ve ortaöğretimde zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde Sünni İslam inancı tüm öğrencilere dayatılmaktadır. Bu dersler kapsamında zorunlu dua ezberletmekten namaz kıldırmaya kadar birçok uygulamaya yer verilmekte, bu derslere birçok okulda imamların girdiği bilinmektedir. Başta Alevi yurttaşların çocukları olmak üzere; farklı inançlardan gelen küçük yaştaki çocuklar, dersi geçememe, düşük not alma, öğretmen tarafından hedef gösterilme gibi kaygılarla bu ders kapsamında yapılanlara boyun eğmektedir. AKP başta Alevi yurttaşlar olmak üzere ülkemizdeki ilerici insanların zorunlu din derslerinin kaldırılması talebine gözlerini kapamakta, aksine okutulan din derslerinin saatlerinin daha da artırılması gibi talepleri dillendirmektedir.

18. Milli Eğitim Şurası’ndaki tartışmalar ve açıklanan kararlar ise bu konuda gelinen son noktayı tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi, Şura’ya kız ve erkek öğrencilerin ayrı okullarda okutulması Komisyon önerisi olarak sunulmuştu. Ancak Şura’nın kararları da bu öneriden geri kalmadı ve sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim yerine 13 yıl kesintili zorunlu eğitim kararı alındı. Tavsiye niteliğindeki Şura kararları bu boyutuyla yasalaşma noktasına gelmiş, kesintisiz sistemde kapatılan imam hatip liselerinin orta kısımlarının yeniden açılmasının önünde bir engel kalmamıştır. MEB teklifin yasalaşmasının ardından ortaokul niteliğindeki ikinci kademe eğitimin müfredatını yeniden düzenleyerek, 'alan' derslerinin ağırlığını artırırken, ilk kademeye sınıf öğretmenleri, ikinci kademeye ise branş öğretmenleri girecek. Böylece öğrenci liseye devam ederken özellikle mesleki eğitimle ilgili 'yönlendirme' derslerini de alacak. Ayrıca, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da değişiklik öngören Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girmesiyle Kur’an kurslarına katılımdaki yaş sınırının kaldırılması ile AKP eğitim alanında artık kırıntıları kalan laiklik ekseninde uygulamaların da tamamen silinmesi yönünde önemli bir adım atmıştır.

Temsili tartışmalı olan 18. Eğitim Şurasının, eğitimin dinselleşmesi yönündeki kararları bununla sınırlı kalmamıştır. “Önemli işlev gören Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin çoğulcu bir anlayışla tüm öğretim kurumlarında daha etkin okutulması” kararının ardından, ilköğretim 4. sınıfta başlayan din eğitiminin alt sınıflardan itibaren hayata geçmesi beklenmektedir.

2.1 Din gölgesinde eğitime doğru: Değerler Eğitimi 
2010-2011 eğitim ve öğretim yılında ilk ve ortaöğretim kurumlarında uygulanmaya başlanan “Değerler Eğitimi Projesi”, II. Cumhuriyette sadece din derslerinin sayı ve etkisinin arttırılması ile yetinilmeyeceğini göstermektedir.

Değerler eğitimi kapsamında her ay için adalet, sorumluluk, sevgi, güven vb. başlıkların birinde okullarda çeşitli etkinlikler düzenlenmesi istenmekte, konu ile ilgili sempozyum ve etkinlikler sürekli düzenlenmektedir. Halihazırda, Bakanlık tarafından gönderilen genelgelerle uygulanması istenen değerler eğitiminde konu başlıkları dini kişiliği ile tanınan örneklere ya da dini ögelerle bağlantılandırılmaktadır.

Değerler eğitiminde her bir başlık için kazanım, işleniş ve değerlendirme kısımları detaylandırılmış etkinlik örnekleri hazırlanarak okullara gönderilmektedir. Örneğin, “sevgi” başlığında ortaöğretim öğrencileri için önerilen etkinlikte öğrenciler tarafından okunması istenen “Hepimiz Birer Çatlak Kovayız” adlı hikayenin sonunda şu ifadeler yer almaktadır: “… Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allah’ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın…”. Sorumluluk başlıklı eğitim için önerilen bir etkinlikte ise Hz. Adem örnek kişilik olarak gösterilmektedir.

Verili ekonomik ve toplumsal koşullarda, sevgi, saygı, sorumluluk ve adalet gibi kavramların anlamını yitirdiği doğru olmakla birlikte, çözümün inanç temelli değerler eğitiminde aranması eğitimin dinselleştirilmesinin en somut örneklerinden biridir.

3. Akademik eğitim törpülenirken meslek eğitimi ağırlık kazanmaktadır 
Öğrencilere verilen eğitimde bilimsel yöntemden bilgi içeriğine kadar bir gericileşme ve sığlaşma olduğunu, bunun çok bilinçli bir siyasi eğilim olduğunu vurgulamış olduk. Öte yandan meslek liselerinin oranındaki artış da bu sürecin bir parçası olarak görülmelidir.

Ülkemizde bilim üretme süreçlerine emperyalizmin hakimiyeti; eğitim politikalarının ara insan gücü, teknisyen yetiştirme üzerine kurulmasına yol açmaktadır. Mesleki ve teknik eğitime dönük düzenlemeler, ülkenin kalkınması ve kendi kaynaklarını yaratmasından çok piyasanın ihtiyaçları gözetilerek yapılmaktadır. Meslek liselerinin sayısındaki dikkate değer artış, sermaye sahipleri için ucuz iş gücü olanağı yaratmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) 2010-2014 Stratejik Planı’nda mesleki ve teknik eğitim için belirtilen stratejik hedefler de meslek liselerinin piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmek istendiğini göstermektedir. Bu stratejik hedeflere göre; 2014 sonuna kadar mesleki teknik eğitim veren okulların sayısı yüzde 50’ye çıkarılacak, sektörle yapılan işbirliği protokolü sayısı arttırılacak, öğretim programları işgücü piyasasının ihtiyaçlarına bağlı olarak belirlenecek ve toplumda mesleki teknik eğitim farkındalığı oluşturularak daha fazla tercih edilir hale gelmesi sağlanacaktır.

Ülkemizde mesleki teknik eğitimde uygulanan öğretim programlarının oluşturulmasında doğrudan piyasa dışında başka etkenler de söz konusudur. Avrupa Birliği (AB) ile imzalanarak yürürlüğe giren Türkiye’de Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi (MEGEP) kapsamında MEB; öğretim programlarını “sosyal ortak”ların katılımı ile hazırlamıştır.

AKP iktidarı 2010 – 2012 Orta Vadeli Program’da yer verdiği “iş dünyasının talep ettiği nitelikte insan gücü yetiştirilmesine hız verilmesi” amacına uygun bir şekilde bir eylem planına imza atmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, MEB ve YÖK ortaklığı ile oluşturulan bu eylem planına göre; Meslek Yüksek Okulları’nın öğretim programlarında patronlar da söz sahibi olabilmektedir. AKP iktidarı, düzenlemeleri ve stratejik hedefleri ile sermaye kesiminin ihtiyaçlarını karşılayacak bir mesleki ve teknik eğitim programını hayata geçirmektedir.

4. Eğitim dili üzerinde baskı ve yozlaşma sürmektedir 
Kültürün iletilmesi ve bilinç edinmenin bir unsuru olarak kabul edilen dil, eğitim-öğretim süreçlerinde bahsedilen özelliklerinden ötürü önemli bir işlev üstlenmektedir. Ülke nüfusunun dikkate değer bir kısmını anadili Türkçe olmayan yurttaşlar oluşturmasına rağmen, Anayasa’nın 42. maddesinde “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadille­ri olarak okutulamaz ve öğretilemez” ifadesi yer almaktadır.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana burjuvazinin olası bir Kürt ayrılıkçılığına karşı beslediği korku, halkın bir bölümünü anadilde eğitim hakkından yoksun bırakmıştır. Bunun sonucunda; dil kimliğin bir parçası kabul edildiğinden, bu anlamda yok sayılma, kültürün aktarılamaması ve iletişimde duygu düşünce ve beklentileri ifade etmede sorunlar yaşandığı eğitim bilimciler tarafından ifade edilmektedir.

Anadilde eğitim taleplerinin bölücülük olarak nitelenmesi, 2001 yılında bu talebi tüzüğüne koyan Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’na (Eğitim-Sen) 2004 kapatma davası açılmasına yol açmıştır. Ayrıca, 2001 yılında Kürtçenin üniversitelerde seçmeli ders olmasını talep eden üniversite öğrencileri cezalandırılmıştır.

Bugün bazı dinamikler değişmiş olmakla birlikte, anadilde eğitim almanın önündeki yasak sürmektedir. 

Yabancı dilde eğitim
Ülkenin diğer dilleri ve komşu halkların dillerinin öğrenimi hiçbir zaman başat hale gelmemişken emperyalist ülkelerin dilleri zorunlu yabancı dil eğitimi altında eğitim programında yer almıştır. Yabancı dilde eğitim, AKP döneminde özel üniversitelerin sayısının artması ile beraber yaygınlaşmıştır.

Bu durumun, ülkenin anadilleri dışındaki dillerde eğitim ve düşünme süreçlerine müdahale olduğu açıktır. Küreselleşme olarak nitelenen emperyalist entegrasyon gereği yaygınlaştırılan yabancı dilde eğitim; anadilin teknoloji, bilim ve sanat alanında gelişimini engellemektedir.

Anadilin bilim dili niteliği kazanması, bilim üretiminin var olması ile bire bir ilgili iken bunun üzerinde durulmamakta ve yabancı dilde eğitim verilerek beyin göçünün önü açılmaktadır. Ayrıca, akademik yeterlilikte yabancı dilde yayın zorunluluğu konması ve anadilde yayınların dikkate alınmaması da bilim dili niteliğinin kazanılamamasına yol açan diğer bir etkendir.

5. Ne yapmalı? 
AKP iktidarı ile başlayan süreç, bugün gelinen nokta itibarı ile yeni bir evreye girmiştir. Eğitim sistemi, piyasa–din bağlamında yeniden şekillendirilmiş, gerekli düzenlemeler yapılmış ve yapılmaktadır. Böylesi bir eğitim sisteminin ürünü ancak, bilimsel yaklaşımdan uzak, mistisizmi benimsemiş, küreselleşmenin ihtiyaçları doğrultusunda ara iş gücü olarak yetiştirilmiş kuşaklar olacaktır.

Yıllardır eğitimin içeriği ile ilgili eleştirilerini dillendiren eğitim emekçilerinin önünde, bu sürece müdahale edecek projeleri geliştirme görevi durmaktadır. Sadece eğitim hizmetlerinin değil, içeriğinin de piyasalaşmış olmasına karşı toplumcu-kamucu anlayışın yükseltilmesi gerekmektedir. Eğitimin içeriğinin dinselleştirilmesi, üzerinde durulması gereken ikinci noktadır. Özellikle Değerler Eğitimi kapsamında yapılmaya çalışılan dönüşüme karşı, eğitim emekçileri laik-bilimsel eğitimin nasıl mümkün olacağı üzerine yoğunlaşmalıdır. Toplumdaki eşitsizliklerin veri alındığı ve derinleştirildiği bir müfredat karşısında, cinsiyet, anadil, kültür eşitliğini baştan kabul eden bir müfredat öngörülmelidir. Yaratılmaya çalışılan bireyci, rekabetçi ve muhafazakâr insan tipi karşısına, toplumcu, paylaşımcı ve aydınlanmacı insanı yaratma mücadelesi ile çıkılmalıdır.

Eğitimin içeriğinde yaşanan ve bir bütünün parçası olan dönüşüm üzerine, Şura hazırlık çalışmalarında gerçekleşecek tartışmaların belli sorular üzerine yoğunlaşılarak yürütülmesinin verimli olacağı düşünülerek hazırlanmış tartışma soruları ve tebliğ önerileri aşağıda sunulmaktadır.

Tartışma soruları: 
1) Eğitimin içeriği her şeyiyle belirli müfredatlarla öğretmenlere iletilirken, öğretmenlerin içeriğe müdahale şansı var mıdır? Müdahale kanalları nasıl yaratılabilir?

2) 2004 müfredatı ile başlayan süreç amacına ulaşmış mıdır? Hâlihazırda eğitim gören kuşaklar sizce “bu müfredat düzenine uygun kafalar” haline gelmiş midir?

3) Çevremizdeki eğitim emekçilerinin uygulanan eğitim programları ile ilgili görüşleri ne doğrultudadır? Eğitimin içeriğinde yaşanan dönüşümün bilinciyle mi hareket edilmektedir? Programların olumlu görünen yönleri, olumsuzlukları nasıl değerlendirilmekte, bu değerlendirmelere felsefi-siyasal bir yaklaşım eşlik etmekte midir?

4)  Eğitimin içeriğinde son yıllarda yaşanan dönüşümlerden önceki sistemin içeriği üzerine neler söylenebilir? Bugünkü ile bir önceki arasındaki farklara yol açan dinamikler nelerdir?

5) Anadilde eğitim üzerine yürütülen tartışmalar hakkında neler söylenebilir? Anadili eğitim dilinden farklı olmanın anlamı nedir, ne gibi sorunları beraberinde getirmektedir ve daha önemlisi ilerici öğretmenler bu sorunları çözmek için ne gibi pratikler geliştirmiştir? Anadilde eğitim ülkemizde nasıl düzenlenebilir?

Tebliğ önerileri: 
1) Fen ve Teknoloji, Tarih, Felsefe veya diğer derslerin herhangi birinin kitabının ilgili dersin öğretmeni tarafından içerik bakımından analizinin yapılması.

2) Sosyalist deneyimlerde anadilde eğitimin nasıl hayata geçirildiği üzerine araştırmalar.

3) Halihazırda uygulanmakta olan mesleki ve teknik eğitimin ilgili alan öğretmenleri tarafından bir analizinin yapılması.

4) Mesleki ve teknik eğitimin toplumcu ve kamucu bir anlayışla uygulanmasının ne çerçevede gerçekleşeceği üzerine bir çalışma.

5) Değerler eğitiminin nasıl şekillendirildiği, hedef ve kazanımlarını sergileyen bir araştırma.

6) Ders kitaplarında yer alan cinsiyetçi yaklaşımların analiz edildiği bir araştırma.

7) Eğitimin içeriğinin sınıfsal eşitsizlikleri meşrulaştıran öğeleri üzerine bir çalışma.

8) Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan eğitim programı, hedef ve kazanımları üzerine bir çalışma.

9) TÖS tarafından gerçekleştirilen Devrimci Eğitim Şurası’nın eğitim programı ile ilgili önerilerinin sunumu.

10) Eğitim-Sen’in kuruluşundan bugüne eğitimin içeriği üzerine yürüttüğü çalışmaların bir analizi.

65
0
0
Yorum Yaz